Ülkenin 80 yıllık geçmişi ve yapılan hizmetler yok sayılıyor!
Samsun Kent Haber köşe yazarı Temel Armutçu, Cumhuriyet kazanımları ve ülkenin 80 yıllık geçmişi ve yapılan hizmetlerin algı siyaseti ile yok sayıldığını yazdığı köşe yazısında, "1923’te küllerinden doğmuş bir millet vardı. Oysa şimdi, geçmişi karalayıp, bugünü parlatan bir algı siyasetiyle karşı karşıyayız" dedi.
Bir millet düşünün... Yedi düvelin işgalinden, açlıkla, yoksullukla, yoklukla mücadele ederek ayağa kalkmış. 1923’te küllerinden doğmuş bir millet. Fabrikalarını kendi eliyle kurmuş, demiryolunu taş taş, alın teriyle döşemiş. Tütün, şeker, dokuma, uçak, silah fabrikalarını kendi evlatlarının emeğiyle üretmiş. Bir yandan yoksulluğu yenmeye, diğer yandan ilmiyle, sanatıyla, kültürüyle çağın gerisinde kalmamaya çalışmış.
Ama bugün bazıları, sanki o 80 yıl yokmuş gibi anlatıyor. Sanki Türkiye, 2003’ten önce karanlıktaymış; ne üretim varmış, ne adalet, ne iman ne ahlak!
Halbuki o yıllar, milletin nefesini, bileğinin gücünü ortaya koyduğu yıllardı. Eksikler elbet vardı, ama niyet temizdi, hedef milliydi. Oysa şimdi, geçmişi karalayıp, bugünü parlatan bir algı siyasetiyle karşı karşıyayız.
Eğer illa bir mukayese yapılacaksa, 1974’te, 1977’de ve 1996’da merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın hükümette olduğu kısa dönemlere bakılsın. O yıllarda Türkiye büyük yokluklara, dış baskılara ve ekonomik dar boğazlara rağmen kendi ayakları üzerinde durma iradesi göstermişti. 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı yapılırken, ülke emperyal güçlerin tehditlerine boyun eğmedi; üsler millileştirildi, bağımsız duruş sergilendi.
1996’da kurulan Refah–Yol hükümeti döneminde, “kasada para yok” denilen bir ülkede hiçbir dış borca başvurulmadan, denk bütçe yapıldı. İşçi, memur, emekli, esnaf ve dar gelirli en yüksek refah paylarını aldı, maaşlara yüzde 200, yüzde 300 oranında artışlar yapıldı. Ağır sanayi hamlesi ile Tekirdağ’dan Kars’a kadar 200’ü aşkın fabrika projesi başladı. D-8 organizasyonu kurularak İslam ülkeleri arasında ekonomik ve siyasi dayanışmanın temeli atıldı; havuz sistemiyle devletin kaynakları ilk kez adil bir biçimde yönetildi. İşte gerçek mukayese yapılacaksa, üretimle, yerliyle ve inançla ayağa kalkmış o dönemlerle bugünün ithalata ve borca dayalı düzeni arasında yapılmalıdır.
Bugün, “her şey bizimle başladı” diyerek konuşanların başında durduğu bir ülke var. Ama üretim yok; ithalat var, borç var, özelleştirme var. Ülkenin 80 yıllık birikimi, bir kalemde yok pahasına satılmış. Uçak, araba, gemi diyoruz ama motoru dışarıdan! Tarım diyoruz ama tohum bile ithal. Kendi çiftçisi destek beklerken, yandaş şirketlere milyarlık garantiler veriliyor. Yap–işlet–devret modeliyle limanlar, yollar, köprüler yıllarca yabancı sermayeye bağlanıyor. Üstüne bir de bu anlaşmalara “müşteri garantisi” ekleniyor; yani halkın cebiyle o garantiler ödeniyor.
Peki ya ahlak?
Ahlak adına slogan çok, ama hayatın içinde yozlaşma derin. Rüşvet, torpil, iftira, israf, kumar, şiddet, çıkar ilişkileri herkesin bildiği bir sır hâline geldi. Siyasetten topluma sirayet eden bir vicdan tutulması yaşıyoruz. Din ve maneviyat, iktidarın kalkanı haline geldi; dindarlık, çıkar maskesi olarak kullanılıyor. Adaletin yerini yakınlık, liyakatin yerini sadakat aldı.
Ve en acı olanı; milletin gözünün içine baka baka, her başarısızlığın üstü geçmişe sövgüyle, her hatanın örtüsü dini sembollerle kapatılıyor. Başörtüsü özgürlüğü veya Ayasofya’nın yeniden cami olması gibi her biri milletin ortak değerleri olan gelişmeler, vicdanı susturmanın aracı hâline getiriliyor. Sanki bir milletin dini ve tarihi kazanımları, yapılan her yanlışı mazur gösterebilirmiş gibi.
Dış politikada da aynı tablo. Milli duruş yerine, yabancı güçlerin taşeronu gibi davranan, büyük planların eş başkanlığına soyunan bir ülke haline geldik. Emperyalist projelere omuz verilirken, milyonlarca Müslüman’ın kanı döküldü; coğrafyamızın kalbine fitne sokuldu.
Ve bütün bunlara rağmen bir kitle hala körü körüne biat ediyor. Çünkü propaganda büyük, korku derin, sessizlik alışkanlık halini almış. Her şey iyi gidiyormuş gibi gösterilen ama içeriden çürüyen bir düzenin tam ortasındayız.
Oysa kurtuluş ne bir partide, ne bir liderde, ne de bir sloganın içinde. Kurtuluş, yeniden milli şuura dönmekte, birliğimizi, dirliğimizi hatırlamakta. Kurtuluş, vicdanla siyaset yapabilmekte, hakkı üstün tutabilmekte. Kurtuluş, milli ve manevi değerlerimize yeniden sarılmakta, üretimi, adaleti, paylaşmayı öncelemekte.
Bu millet, yüzyıl önce nasıl dirildiyse, bugün de dirilebilir. Yeter ki yeniden samimi olalım, yeniden helal kazanca, emeğe, adalete, merhamete, kardeşliğe gönül verelim.
Gerçek kurtuluş, ne dışarıdan gelen sermayede, ne lafta kalan dindarlıkta; o kurtuluş, kalpteki temiz vicdanı yeniden diriltmekte saklıdır. İşte o zaman, bu ülke bir kez daha ayağa kalkar – hem milli hem manevi gücüyle.
Yorumlar (0)
Bu içerik için henüz onaylanmış yorum yok.





